Hangimiz yalnız değiliz ki?
Ambulans son sürat gidiyor. Yanlamasına oturduğum için sürekli zıplıyorum içinde. Her zaman tıkalı trafiği açtığı için peşine takılıp gittiğimiz bu aracın içindeyken şimdi, peşimize takılmaya çalışan başka arabaların ışıklarını izliyorum.
O sedyede yatıyor. Kolunda serum. Kalbine bağlanmış kablonun diğer ucu monitöre bağlı. Monitörün çıkardığı sesi duyabiliyorum sadece. Bip, boşluk. Bip boşluk. Bir sonraki bip'e kadar geçen süre uzuyor, uzuyor. Sonra sesi duyup rahatlıyoruz. Ve tekrar aynı endişe başlıyor. Ya bir daha o bip sesi gelmezse?
"Ölecek miyim?" diyor. Üçümüz de ağız birliği etmişçesine "Yoo, nerden çıkarıyorsun bunu?" diyoruz, sanki yaramaz bir çocuğu şakacıktan azarlayan bir sesle. Oysa her an ölebilir. Hepimiz biliyoruz.
Elini tutuyorum. Buz gibi. Gözlerini açıp "sol omzumu biraz ovar mısın?" diyor. Doktora bakıyorum. Başını "hayır" anlamında sallıyor. "Ovarsam serum kolundan çıkabilir" deyip geçiştiriyorum. İtiraz etmiyor, gözlerini tekrar kapatıyor.
O ambulansın içinde dört kişiyiz. Hepimiz önümüze bakıyoruz. Göz göze gelmekten korkuyoruz. Hani birisi diğerine birkaç saniye baksa kurduğumuz oyun iskambil kâğıtlarından yapılan bir kule gibi anında yıkılacak sanki. Yanımdaki hemşire "teyze kaç yaşında?" diyor. Onun duymasını istemediğim için kızın kulağına eğilip, "78" diyorum. Asla duymak istemiyor bu yaşı. Üzülüyor.
Hepimiz oradayız, ama o yine de yalnız. Krizi geçiren o, ağrıyı çeken o, hatta belki ölecek olan da. Bir şeyler söylemek istiyor. Hep bir ağızdan "konuşup yorma kendini şimdi" diyoruz. Oysa belki son sözleri, yine de bunu düşünmek istemiyoruz.
İşte o an birdenbire fark ediyorum, aslında bu hayatta ne kadar yalnız olduğumuzu. Kimse kimsenin derdine deva olamıyor. Olsa olsa birbirimizi avutuyoruz en fazla. Eşimiz dostumuz, sevgilimiz, çocuğumuz, arkadaşımız, anne babamız yani güvendiğimiz herkes, hep "dışarda" kalıyorlar. Ameliyathane kapısında bekliyorlar, ya da benim gibi bir ambulansta. Ama artık atmaktan yorulan bir kalbe kimsenin yapacağı bir şey yok. Birlikte intihar edenler bile son nefeslerini senkronize veremiyorlar.
Yaşamı yalnız yaşamayı öğrenmek gerekiyor. Ölürken yalnızız çünkü. Sırf yalnız kalmamak için ite kaka sürdürülen dostluklardan, evde bir ses olsun diye katlanılan evliliklerden, "ilerde bana bakar" diye düşünerek yapılan çocuklardan kimseye fayda gelmeyecek. Anılar yalnız tazelenecek, hesaplar yalnız verilecek çünkü.
Bu şoku ölürken yaşamamak için, bir şeyleri yaşarken bilerek isteyerek bırakmak gerek. Yıllar önce Ortaköy'de bir bankta bir arkadaşımla konuşurken bana çok sevdiği birini bırakabilmek için önce onun için büyük bir anlamı olan altın bir kolyeyi denize atmayı denediğini söylemişti. Sonra da "eğer bunu atabiliyorsam, her şeyi atabilirim hayatımdan" demişti.
Asla kullanmayacağınızı bildiğiniz halde "bir gün işe yarar" diye istiflediğiniz şeylerden, örneğin size gelmiş hediyelerin paket kâğıtlarıyla kurdelâlarından başlayabilirsiniz atmaya. Sonra artık içine sığamadığınız için giyemediğiniz, ama hâlâ bir umutla belki bir gün o kiloya dönerim hayalleriyle beklettiğiniz giysilere gelecek sıra. Ya tabağı çoktan kırılmış, dul fincanlara ne demeli. İçine zeytinyağı doldurulup, pamukla kapı kirişlerini ovmanın dışında kullanmadıkları mız hani. Onları da atın.
Eşyalardan sonra sıra insanlara gelecek tabii. Burası zor. Çünkü kimse kimseyle yüzleşecek cesareti gösteremiyor nedense. Her şey "mış gibi" devam ediyor, ettiriliyor. Yani birlikte olmaktan hoşlanıyormuş, birbirini çok özlüyormuş, onsuz olmuyormuş gibi. Gerçekten görmek istemediğiniz biriyle görüşmeyin, telefonda söyleyecek bir şeyiniz yoksa aramayın sırf "incelik" için. Bırakın sizin için, tuhaf, soğuk, "iyice acayipleşti" desinler.
Bıraktınız bıraktınız, bırakamadıklarınızı hayat size çoğunlukla önce yaşarken, ama hepimize zaten ölürken bı-rak-tı-rı-yor çünkü.
Yani hepimiz yalnızız aslında.
(Net'ten beğendiklerim...) |